Demir Kardaş

Düzenli çalışmak ve öğrenmek yolunda emek harcıyorum. Zamanı kaçırmamaya özen vererek bana ait renkli bir hayal dünyasını kağıtlar üzerine aktarmaya çabalamaktayım.


Boyama’dan Yapıt’a

“Boyamak”, diyor Demir Kardaş çalışmalarından söz ederken. Çalışmalarını ve resimsel yaratım sürecini uzun uzun anlatmaktan, tanımlamaktan, adlandırmaktan, ayrıntılarda dolaşmaktan kaçınan bir sanatçı. Onun için belki, işini anlatırken kısaca “boyuyorum” demek ona yetiyor. Baskı resme adadığı bütün yaratımsal gücü bir “eylem”de toplayarak noktayı koyuyor tanımlama çabalarına.

Oysa resimleri, kendi deyişiyle “boyamaları”, izleyen gözle buluştuğunda boyamanın çok ötesinde estetik/görsel bir kurguyu sezdiriyor. Renk, çizgi ve düzlemlerin bir araya geldiği resimsel alanda, kendine özgü yasalarıyla, kendi ritmine göre devinmekte olan sonsuz bir evrenin varlığı duyumsanıyor. Görsel her yapıda olduğu gibi, izleyen gözün, başka deyişle “gözlemleyen özne”nin (Fontanille 1989) yapıtla buluşmasında, nice işlemler, algılamalar, duyumsayışlar görünenin ötesinde yer alan anlamlar dünyasının kapısını aralar. Anlam oradadır, tüm gücüllüğü ve olanaklılığıyla izleyeni beklemektedir.

Demir Kardaş’ın “boyayarak” ulaştığı görsel yapıda kurgunun belirgin varlığı hissedilir. Bu kurgunun temel öğeleri her resimde olduğu gibi renk, çizgi, düzlem gibi temel birimler ve bunların bir araya geliş biçimleridir. Tüm üretimine baktığımızda, Demir Kardaş’ın resmi bu görsel birimleri bir araya getirmede özgün bir süreç içerir.

Her sanatçı gibi, kendi algısının ve yaratıcılığının onu taşıdığı bilişsel ve tutkusal alanda üretimini gerçekleştirirken, Kardaş’ın kendine ait görsel bir dil oluşturduğu açıkça gözlemlenir: Her ne kadar açıklamayı, sözlerle yapıtını dillendirmeyi sevmese de, sağlam görsel kurgusuyla “izleyen özne”yi özgül bir dünyaya davet etmektedir. Yapıt işte bu kurgusallığıyla izleyeni kavrar. “Boyama” Kardaş’ın işçiliğini, zanaatini, “bricoleur”lüğünü, “yapıt” ise bu çabanın ulaştığı düzeyi anlatan birer kavram-sözcük olarak anlam kazanır, onun görsel evreninin keşfinde.

Atölyede bir “bricoleur”

İncelediği resim ya da fotoğraf çalışmalarında, sanatın “bricolage” yönüne dikkatimizi çeken Lévi-Strauss, estetik yaratımda da “bir araya getirme”nin, “kurgulama”nın bir düzen oluşturma çabasına eşlik ettiğini söyleyerek tablo çözümlemelerinde önemli adımlar atılmasını sağlamıştır (Lévi-Strauss 1993).

Demir Kardaş’ın üretim sürecinin içerdiği işçilik de “bricoleur”’lük olarak değerlendirilmelidir. Özgün baskı tekniklerinde ustalaştığı oranda, kullandığı tekniğin olanaklarını sonuna dek kullanan, sınayan, denemelere girişen bir sanatçı Kardaş.

Teknik onun için sadece görsel yapıyı kurmada değil, kağıdın yüzeyinde dokusallık (texture) yaratmada da bir araç olarak belirir: Japon estamplarında rastladığımız renksiz “gaufre”ler, (kumaş, deri, kağıtta baskı yoluyla elde edilen girinti ya da kabartılar) Demir Kardaş’ın resimlerinde hem renklenirler, hem de yüzeyi dokunulabilir, elle keşfedilir kılarak, resimsel yapının birden çok duyumuzla algılamamıza olanak sunarlar. Hemen her resimde daireler, elipsler, sağdan ya da soldan metnin merkezine doğru akan çizgiler “gaufre” olarak kağıdın yüzeyine yükselerek ya da derinine inerek biçimsel bir çeşitlilik etkisi uyandırır. Gözün de algıladığı bu belirli belirsiz kabartı ve girintiler, güçlü ışıkta kendini izleyene sunarlar. Resimlerdeki anlatım olanakları açısından baktığımızda, renk ve biçimin olanaklarının yanı sıra, kağıdın yüzeyinin dokusal algılanabilirliğini de yaratım sürecine katan bir bricolage’dır bu.

Teknikte ustalaşmaya giden bu yoğun çalışma Kardaş’ın sanat serüvenine de yön vermektedir. Ağırlıklı olarak kullandığı linol tekniğinin yanı sıra, metal gravür, serigrafi kullanan sanatçının yapıtı, yüksek baskı ve çukur baskının teknik olanaklarından beslenir; üretim kesintisiz biçimde sürerken, yeni anlatımların ardında yapıtlar birbirini izler.

Baskı teknikleri Kardaş’ın yapıtının can damarını oluşturur: Bu çatıya hayat veren renkler ve biçimlerin birbirini kucaklaması ise başka bir zanaati, renk bilgisine dayalı bir çalışmayı gösterir. Baskı tekniğine ilişkin deneme ve deneyimlerle desteklenen bu bilgi, Kardaş’ı yeni anlatım biçimlerine yönelten önemli bir faktör olarak belirir kuşkusuz. Ustalıkla kullanılan bu teknikler aslında anlatımın hizmetinde, ressamın gördüğü dünyayı izleyene ulaştıran yol, yapıtın estetik ve anlamsal evreninin taşıyıcı gövdesidir.

 

Resmin yüzeyinde anlamın oluşumu: renk/çizgi/düzlem ilişkisi

Demir Kardaş yaratım/üretim aşamasında resmin kendisini alıp götürdüğünü söyler. Yine kendi deyişiyle, yinelenen onca çaba ve denemenin sonucunda, “son noktayı resim koyar”.

Kendini resmin o soyut devinimine bıraktıktan sonra fazla müdahale etmeden resimle birlikte yol alan sanatçı için yeni bir evre söz konusudur: Tekniğin işçisi artık düşsel serüvene doğru kanatlanmıştır. Renkler ve çizgiler kağıdın boşluğunda birbiriyle buluşur, uzaklaşır, boşluğu kaplar; düzlemler belirir; renkler düzlemleri örter, çizgiler düzlemleri parçalara böler; daireler iç içe geçer, renkler dairenin devimini izler, çizgiler daireyi yararak geçer, çizgiler dalgalanır; dörtgenler bütünü kuşatır, resmin yüzeyine geometrik alanlar kazandırır; kağıdın kendine özgü beyaz’ı küçük düzlemlerde boyaya değmeden durur; bir dünyadır artık resimsel uzam. Saflık, katışıklık; yoğunluk, sadelik; çekişme, uzlaşma… Her şey bu alanda bir aradadır.

Renk ve çizgileri kağıt üzerinde kuşatan sınır keskindir Demir Kardaş’ın işlerinde. Mavi (koyu mavi ya da turkuvaz) bir kontur bu devinen dünyayı sanki sağlam bir zemine yerleştirmek istercesine geometrik ve matematik bir kesinlikle desenleri dört yandan kuşatır. Resmin yüzeyini sağlam ve değişmez bir sınır gibi çevreleyen kontur aslında içerideki devinimi dengelemek isteyen bir anlam birimi gibi okunabilir. İçeride sonsuza dek devinecekmiş izlenimi uyandıran görsel dünyayı “sabit”leyen, oradaki “devinim”e sağlam bir duruş kazandıran yapılandırıcı bir öğedir kontur. Yüklendiği anlam açısından baktığımızda, derin yapıda /devinimsel/ olan / durağanlık/la dengelenir. Kağıdın sunduğu geniş yüzeyin içinde her şeyin devindiği izlenimi veren bu görsel yapıda, konturun yarattığı durağanlık, Kardaş’ın özgün baskılarında “denge”yi belirgin bir anlam öğesi olarak tanımlamamızı sağlar. Renklerle çizgilerin sonsuz deviniminde, karenin sabitliği ve köşeliliği bu çeşitliliğin dans ettiği ortamı yatıştırır, görsel ve anlamsal açılardan “sakinlik” usulca resmin yüzeyine yayılır.

BİÇİM   ANLAM
Kontur /durağanlık/
/köşeli/ } “Denge” + ”Sakinlik”
Renk/çizgi/düzlem(ler) /devinim/ /yuvarlak+dalgalı/

 

Demir Kardaş’ın 2008 ve 2009 yıllarına ilişkin özgün baskı resimlerinde dörtgen kompozisyonlar dikkati çeker. Bu yapıtlarda matematik ve geometrik bir kesinlik vardır: Dikey ve yatay çizgilerle bölümlenmiş alanlar sayılabilir, bölümlenmiş alanlar birbiriyle net bir orantı içindedir, büyük bir karenin içine dikdörtgenler yerleşir, birbirini tamamlar. 2008 tarihli, geleneksel motiflerden yola çıkan resimlerde karenin belirginliği ve figürlerin yinelemeli kullanılması bu çalışmaları modern çiniler gibi okumamıza olanak sağlar.

2009 çalışmalarında, büyük bir dörtgenin içine yerleşmiş daireler ve ince şeritlerle yeniden kurgulanan dörtgenleri üst üste getiren (superposé) yapısıyla, tıpkı 2008 çalışmalarında olduğu gibi, “parça/ bütün” ilişkisini örnekleyen, ölçülü, düzenli, güçlü bir kesinlik duygusu veren görsel yapı egemendir. Her şeyin alabildiğine dengede durduğu, kronolojik zamanın sanki artık işlemediği duygusu veren kompozisyonda, ağırlıklı olarak gri/lacivert/siyah skalasında birbirine yakın renklerin kullanılması ve yüzeyde diyagonal yönde dalgalar halinde ince ince akan Osmanlı süslemelerine özgü dekoratif çizgiler (çintemani), çok eskilerden gelen bir “görkem”i bugüne taşıyan “alçakgönüllü” bir söylemi vurgular. “Büyüklük sıradanlıkta yatar” diyen Alman psikolog Hellinger’in önermesini çağrıştıran bu düzenlemelerde “görkem” ve “tevazu” uyum içinde bir arada var olur (Hellinger 1996: 51). Bir kez daha “duran/devinen” karşıtlığı resme egemendir. Kare konturların içine yerleşen daireler ise resimlerde kendine özgü bir “merkez” (genelde sağ yukarı köşeye doğru) oluşturur. Söylemini oluşturmuş bir sanatçı vardır artık karşımızda.

2010 tarihli çalışmalarında Demir Kardaş yine ağırlıklı olarak daire biçimlerinin egemen olduğu baskı resimler üretir. Ancak bu kez kontur gitmiştir resmin yüzeyinden. Ne var ki, daire komposizyonlarda egemen olan “merkez” duygusu konturun yokluğunu doldurmuştur. Daireler bir merkezin çevresinde devinmekte, her öğe, yüzeyde, bir arada tutan bir güçle birbirine bağlanmış gibidir.

Koyu rengin egemen olduğu fonun üzerine yerleşen renkler, 2009 kompoziyonlarına oranla açık ve parlaktır, “ışıksallık” iyice belirginleşmiştir; geçmişten süzülüp gelen görsel izleklerin yeni renk/figür/eğimli çizgi’lerle kurgulanışıyla ortaya çıkan “görkem/tevazu” anlam ekseni yerini bugüne, “yaşam”a ilişkin bir devinime bırakmıştır. Dairesel devinimin baskınlığı bu resimleri “yaşamın döngüleri”, görsel yapının temel anlam alanını da /yaşamsallık/ olarak okumamızı sağlar.

Bu döneme ilişkin bir başka belirgin öğe, yukarıda da belirttiğimiz gibi, /ışıksallık/tır. Işığın göstergebiliminde, kuramsal yaklaşım ışığı iki düzeyde, hem fiziksel bir fenomen, hem de psikolojik bir fenomen olarak birlikte ele alır (Fontanille 1995: 22-23). Işığın algılanması görmeye ilişkin bir dizi işlemi gerektirirken, ışığın söylemleştirilmesi ruhsallığı içeren göstergesel işlemlerle ilgilidir.

Kardaş’ın 2010 resimlerinde beliren ışık kaynağı aşırı parlaklıktan uzak, deyim yerindeyse solgun, hatta dağılmıştır (diffus), bununla birlikte, görsel yapı ışıksallığı resim yüzeyinde çok iyi taşır. Yeri belirlidir, resim alanının sağ üst bölümüne yerleşir, yoğunluk yerine, uzama yayılmış bir ışığı gösterir. Resim yüzeyinde ışığın matematik bir değeri var gibidir. Işığın bu konfigürasyonunu aynı alanın alt bölümüne egemen koyu renklerle (toprak ve mineral renkleri) birlikte okuduğumuzda, resimlerin tümüne egemen bir “yerçekimi” etkisi duyumsanır. Bu resimlerde “ışıksal” daire parçaları göğe aittir, ancak diğer daireler yeryüzüne “yerçekim”iyle bağlıdır. Resimlerin bu kez “göksel/yersel” ikiliğine ev sahipliği ettiğini görürüz. “Denge” bir kez daha önemli bir izlek olarak belirir. Tüm karmaşasıyla içinde yaşadığımız bu dünyada, görmediğimiz, ama hissettiğimiz o akıl erdirilmez dengeyi anlatır sanki.

2010 ve 2011’de üretilen daire ağırlıklı resimlerde, boş bırakılmış, boyanın değmediği küçük beyaz alanlar dikkat çeker. Özgün baskıda bilinçli olarak boş bırakılmış, resim kağıdına ait bu beyaz alanlar, Kardaş’ın görsel kurgusunun tümünü göz önüne aldığımızda anlamlı bir öğe olarak değerlendirilebilir. Renklerin yoğun bir biçimde birbiriyle kurduğu ilişki ağı içinde “boş” bırakılmış alan, yüzeysel yapıda sınırlı bir “boşluk”, anlamın derin yapısında ise “nefes” gibi algılanır. Genellikle resim yüzeyinin üst bölümünde yer aldığı için /hava/yla ilişkilendirilebilir. İçine yerleştiği yapıya baktığımızda alt bölümde ağır ve doygun renklerin kullanılmasıyla ortaya çıkan “yer/gök” ikilisi, bu kez “hafif/ağır” ikilisiyle ilişkilendirilebilir.

Resmin yüzeyinde bırakılmış “beyaz” alan şiirsel “boşluk”la da ilişkilendirilebilir. Charles Baudelaire’in ünlü “Spleen” şiiri bir dizeyle başlar: “Sanki bin yaşındaymışım gibi çok anılarım” (“J’ai plus de souvenirs que si j’avais mille ans”). Ardından boşluk gelir. Bin yılın anısının ağırlığını, fazlalığını vurgulamak istercesine bırakılmış bu boşluktan sonra şiir devam eder: Çekmeceler dolusu notlar, kağıtlar, belgelerden söz eder şair. Şiirin temel izleği bu ilk dizede yer alır . Şiirsel yaratımla bir analoji kuracak olursak, Kardaş’ın özgün baskılarında bilerek bıraktığı küçük boş düzlemler, renk devinimini, o çoğulluğu üstlenen alanın (kağıdın) varlığına bir gönderme olarak değerlendirilebileceği gibi, tüm renk olanaklarını barındıran beyaza da bir gönderme olarak görülebilir.

Öte yandan, özgün baskı resimlerin içerdiği üst üste gelme (superposition) biçimleri, bu resimlerin yüzeyinde bir başka anlamlılığa daha olanak verir: Kağıdın alanını /düz≠dalgalı/, /köşeli≠yuvarlak/ dairelerle örten yapıda renklerin (/sıcak≠soğuk/; /açık≠koyu/) bir araya geliş biçimine baktığımızda, alt katmandan yüzey katmanlara doğru ve yüzeyden alta doğru giden derinlemesine eksende önemli bir başka bağıntı saptanır: Resimlerin çoğunda “taşıyan alan/taşınan alan” bağıntısı (“hafif”’i taşıyan “ağır” alanlar belirgindir), hem bu görsel yapıdaki “denge “durumunu, hem de anlam alanı olarak “denge” izleğini bir kez daha vurgular.

“Denge” (İzlek) Görsellik
“Hafif” ≈ Taşıyan uzam(lar) Işıklı
“Ağır” ≈ Taşıyan alan Opak

 

Renkleri bir araya getiren ve döngüsellik barındıran dairesel yapılarda “dünya”nın plastik ve şiirsel bir betimlemesini buluruz. Onlarca rengiyle görüşümüze sunulan bu dünya, yaratıcısının gördüğüdür: Paul Eluard’ın ünlü önermesini, “Yeryüzü bir portakal gibi mavidir/ Hiçbir yanlışlık yok, sözcükler asla yalan söylemez” (La terre est bleue comme une orange/Jamais une erreur les mots ne mentent pas) düşünecek olursak, Kardaş’ın resmettiği dünya da rengarenk bir portakal gibi ulaşır gözümüze.

Dairesel biçimleri içeren görsel yapının alt bölümüne egemen renklerin “mineral”, ve “toprak”, gibi kategorilere bağlanmasıyla /toprak/ elementi metinde yerini bulur. Yüzeyde bırakılmış boşlukla ilişkilendirdiğimiz /hava/’nın, yanı sıra koyu lacivert, turkuvaz, koyu mavinin bağlandığı element /su/ ve turuncu, kırmızı, sarı renklerle biçimlenen güneş spektrumuna bağlı ışık kaynağının /ateş/ elementiyle kurduğu ilişki Kardaş’ın görsel evreninin anahtarını sunar. Daire biçimi, hem üzerinde yaşadığımız dünyayı, hem döngüsel yaşamı anlatırken, derin yapıda dört elementle ilişkilenir.

Tüm resimlere baktığımızda (1008-2010) elementlerin eşit dağılmadığını görürüz: Başat olarak, /toprak/ elementini (toprak ve mineral renkleri) görürüz; buna karşın kimi resimlerde /hava/ (gökyüzü mavisi ve beyazlar) kendini daha az duyurur gibidir. Görsel sıklık açısından ikinci sırada /ateş/in (güneşin evrelerini anlatan renkler) yer aldığını, bunu /su/ (okyanus, deniz mavisi) elementinin izlediğini söyleyebiliriz. Hiyerarşik bir düzen aramak gerekirse, sadece biçimsel açıdan şöyle bir yapılanma önerilebilir:

/Toprak/ ++++
/Ateş/ +++-
/Su/ ++--
/Hava/ +---

 

Resimlerde siyah renk çağrıştırdığı “yanmış”lık, “ölüm”gibi izleklerle bir başka anlam alanına açılır. 2010-2011 resimlerinin bazılarında resim yüzeyinin en üst katmanına gelen bir imza gibi belirginleşir: Bu siyah im’in modern harflerle “Allah” sözcüğünün yazımı olduğunu göz önüne alırsak, siyah’ı, tüm renkleri (kısaca Kozmos’u) içinde barındıran “bilgeliğin” göstergesi olarak tanımlayan Doğu’lu kavrayış bu resimlerde “mistik” bir alanın varlığını sezdirir.

Elementlerin sıralanışına baktığımızda görsel düzlemde saptadığımız /toprak/ + /ateş/ + /su/ +/hava/ eklemlenimi, /beyaz/ ve /siyah/ renklerle ilişkilendirilebilecek bir “başlangıç” ve “son” anlamsal ilişkisiyle birlikte değerlendirilebilir. Bu bağıntılar ışığında Demir Kardaş’ın resimlerini Kozmos’un resme dökülmüş yansımaları olarak okumak yanlış olmaz.

Öte yandan, Kardaş’ın resmi önemli ölçüde gelenekten beslenir. Özellikle 2008 ve 2009 resimlerinde yinelenen motifler (lale, çintemani) ve renkler (turkuvaz, kırmızı…) görsel ve kültürel belleğimizi uyaran göstergelerdir. Osmanlı hanedanlık motifleri, çini desenleri, padişah gömlek ya da kaftanlarının süslemeleri Kardaş’ın resimlerinin yüzeyinde yeniden anlatım bulurlar. Gelenek modern olana kaynaklık ederken, yeni bir anlatımla bugüne ulaşır.

Ustaların izinde bir çırak

Demir Kardaş, belki de çocukluğundan bu yana, düş dünyasının bir köşesini hep meşgul etmiş olan resmin büyülü dünyasına, artık kendine ait olanı üretmek/yaratmak üzere 2006 yılında girer: Sanatın çekim alanını keşfetmeye kararlıdır. Ergün Başar’ın atölyesinde görsel dilin plastik ve biçimsel olanaklarıyla tanışır. Hocasının rehberliğinde desen, karakalem, kolaj çalışmaları birbirini izler. Burada resim sanatının plastik değerlerini kavrar; resim diliyle tanışır. Kardaş bugün de, Ergün Başar’ın yanında çalışarak, ara vermeden öğrenmeyi sürdürmektedir.

Öte yandan, bu keşif süreci onu İmoga’nın (İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi) çalışma ortamına taşır. 2008’de Eda Tekcan’ın yanında 6 ay çalışır, baskı tekniğini öğrenir. Temel baskı teknikleri ve yaratım süreçleri Demir Kardaş’ın çalışmalarına yeni bir ivme kazandıracaktır.

Baskı resmin teknik ve yapısal özelliklerini tanırken, iki usta Demir Kardaş’a ışık tutmaktadır: Emin Barın’ın kaligrafileri ve Sabri Berkel’in görsel evreni onun heyecanını besleyen önemli bir damar olarak belirir. Kardaş bu iki ustanın yapıtında hem düşünsel düzlemde, hem de resim pratiğinde yönlendirici bir güç bulur. Gücünü geleneğin derinliğinden almakla birlikte, kendine özgü resim dili yavaş yavaş kurmakta, kendi yolunu çizmektedir. Özgün baskının yaratım ve üretim sürecinde sanatçı, tek bir kalıbı onlarca kez kurgulayan, uzun, yinelemeli ve en iyiyi arayan bir işçiden başkası değildir artık.

Demir Kardaş’ın resimle ilgili tükenmeyen öğrenme merakı onu 2009 yılında Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin akademik kadrosuyla tanıştırır. Sanat Kuramları ve Eleştiri Yüksek Lisans programında, Kardaş atölye çalışmalarının yanı sıra çağdaş sanat feslefesi, Türk resmi, eleştiri kuramları gibi alanlarda öğrenciliğini sürdürür. 2011’in Mart ayında kişisel sergisine ev sahipliği eden Imoga’da onu hâlâ heyecanlı bir öğrenci, özgün baskıya gönül vermiş bir ressam olarak görürüz.

Resmin bu gönüllü zanaatkarı öğrenmeyi, çalışmayı hep sürdürecek gibi.

**********

Her resim görsel algımıza sunulmuş bir nesnedir, bu nesneyle öznenin karşılaşmasından aesthesis doğar, özneyle nesnenin ortak bir zeminde buluşması anlamın olanaklarının keşfi için yeterlidir; anlamı keşfe çıkan izleyiciye, yaratıcı/sanatçı “özlemlerin ve beklentiler”in alanını sunar aslında. Greimas’ın dediği gibi, “söylenemez olanı söylemek, görünmez olanı resmetmeye çalışmak özel ve tekil bir deneyimdir”, çünkü eksik olanı tamamlamaya yönelik bir çabadır. “Eksik olan, söylenmemiş olan bizim anlamsızlıktan anlama doğru atlamamızı sağlayan bir tramplen gibidir” (Greimas 1987: 99). Estetik deneyim tüm anlam gücünü buradan alır.

Geleneğin kaynaklarına bağlı, bilimsel düşünceye açık, öğrenmeye meraklı, yorulmadan üretmeye yazgılı, özgün baskı sanatının bu sadık işçisi alçakgönüllü bir çabayla yolculuğunu sürdürüyor. Kozmos’u boyalarıyla izleyen bir gezgin gibi.

Demir Kardaş bize kendi kozmosunu büyük Kozmos’un içinde yolculuk ederek anlatıyor. Her sanatçı gibi o da, renkleri ve çizgileri kağıdın yüzeyinde birbiriyle buluşturuyor. Onları bir araya getirdikten sonra çekiliyor, sessiz kalarak onların söyleşimine izin veriyor. Kendi söylemini işte böyle kuruyor. Onun resmini çalışma, beceri ve sabırla dokunmuş bir görsel söylem olarak tanımlayabiliriz. Anlattığı artık izleyenin alanına ait bir söylem.

Prof.Dr.Nedret Tanyolaç Öztokat

Kaynakça

Algirdas Julien Greimas, De l’imperfection, Pierre Fanlac, Périgueux, 1987
Claude Lévi-Strauss, Regarder, Ecouter, Lire, Plon, Paris, 1993
Jacques Fontanille, Les espaces subjectifs, Hachette, Paris, 1989
Jacques Fontanille, Sémiotique du visible, Puf, Paris, 1995
Bert Hellinger, Kabul etmenin özgürlüğü, Sistem Yayıncılık, 1996.